Bir Ajans Yönetirken Kullandığımız Araç ve Teknolojiler

Bir yıldan fazla bir süredir bir ajans ve bir start-up’ı birlikte yürütüyoruz. İki ortak dahil toplamda dört tam zamanlı personelin çalıştığı, dışarıdan birkaç kişi ve kurumun freelancer ya da çözüm ortağı olarak destek olduğu bu yapıda iş akışını, planlamayı, satışı, mali işleri ve müşteri ilişkilerini yürütmek için birçok araç ve teknoloji kullanıyoruz. Bunların sayısının fazlalığı artık midemi bulandırsa da, biri diğerinin bir alternatifi değil ne yazık ki.

Eskiden ofislerde masalar böyle kalabalıktı evet ama belkide kullanılan tek materyal kağıt, klasör ve daktilo idi. Şu anda masamın üzerinde sadece bir adet Macbook Air var ama içerisindeki karmaşa şu fotoğraftakinden çok daha fazla.

Whatsapp

Günümüzün önemli bir kısmı müşterilerle temas halinde geçiyor. Onların soru ve taleplerini cevaplıyoruz. Bunun için başta CRM sistemleri filan hayal etsek de, bu mümkün olmadı. Müşterilerimiz Whatsapp gruplarını tercih ediyor. O yüzden en çok kullandığımız araç Whatsapp ve Whatsapp Business.

Google Docs

Trello filan kullanalım dedik ama hak getire. İnsanlar alışık olduğu arayüzlerden vazgeçmek istemiyor (haksız da değiller). O yüzden iş ve proje takibini belki de dünyanın en ilkel metodu olabilecek şekilde gerçekleştiriyoruz, Google Docs kullanıyoruz. Her müşteriyle paylaşımlı bir döküman üzerinde görevleri yazıyoruz ve bitince yeşile boyuyoruz. Simple!

Okumaya devam et “Bir Ajans Yönetirken Kullandığımız Araç ve Teknolojiler”

WordPress Contact Form 7 Conditional Fields Kullanımı

Contact Form 7, hemen hemen her WordPress kullanıcısının kurulumdan sonra yüklediği ilk eklenti. Yıllardır aynı işlevi sorunsuz yerine getiren, basit, ilkel ama sonuç odaklı bir iletişim formu eklentisi. Ancak ekstra işlevler kazandırmak için eklentinin de eklentisi mevcut.

İyice yamalı bohça oluyor gibi düşünmeyin, oldukça güçlü yan eklentileri var.

Bir projede şartlı alanlara ihtiyacım oldu. Örnek vereceğim, Kediniz var mı? sorusuna evet yanıtı verildiğinde kedi cinslerinin seçilmesi gibi bir durum. Ya da bir il seçildiğinde ilçelerin otomatik olarak açılması. Sayısız örnek verilebilir. Yani bir eğer – ise; if – else durumu hasıl oldu. Bunun üstesinden gelebilmek için yüklemeniz gereken eklentinin adı Conditional Fields.

Hemen bir örnek yapalım. Diyelim ki kediniz var mı sorusunu soruyoruz. Eğer cevap evet ise yeni bir alan açılıyor ve kedi türlerini listeliyor ve bu alan zorunlu. Ama cevap hayır ise alan açılmıyor.

Bunun için iletişm formunu select komutu ile (dropdown, yani aşağı açılır menü) evet hayır seçeneği barındıran bir soru ekledik.

<label> Adınız*
    [text* your-name] </label>
<label> Email adresiniz. (required)
    [email* your-email] </label>
<label> Konu
    [text your-subject] </label>
<label> Kediniz var mı?
    [select kedivarmi* "evet" "hayır"] </label>
[submit "Gönder"]

Şimdi ise ekran görüntüsünde görebileceğiniz (en sağdaki buton) Conditional Fields Group’a tıklayarak bir grup oluşturacağız. Bize bir değişken ismi soracak. İsmi “kediturleri” olsun.

Forma aşağıdaki kodu ekledi. Şimdi bu kodun arasına yine dropdown şeklinde kedi türlerini yazabiliriz.

[group kediturleri] [/group]

Araya kedi türlerini yazınca formumuzun yeni kodu şu şekilde oldu:

<label> Adınız*
    [text* your-name] </label>
<label> Email adresiniz. (required)
    [email* your-email] </label>
<label> Konu
    [text your-subject] </label>
<label> Kediniz var mı?
    [select* kedivarmi "evet" "hayır"] </label>
[group kediturleri]
    [select* kediturleri "İran Kedisi" "Scotish Fold" "Tekir"]
[/group]
[submit "Gönder"]

Şimdi yapmamız gereken “kedivarmi” değişkeni ile “kediturleri” değişkenini ilişkilendirmek. Bunun için açık olan ekranda “Conditional Fileds” sekmesine tıklayın ve yeni bir kural ekleme tuşuna basın. Aşağıdaki konfigürasyonu yaptığımızda Türkçe olarak şunu dedik: Eğer “kedivarmi” değişkeni eşittir “evet” ise, “kediturleri” değişkenini göster. Komutu bu şekilde kaydedin.

Nasıl göründüğüne bakalım:

(Harikulada bilgisayarımın ekran kartı yetersiz olduğu için GIF pek kaliteli olmadı ama ne yaptığım görülüyor en azından.)

Yapmak istediğimiz şeyi yaptık!

Bu mantıkla oldukça karmaşık formlar üretebilirsiniz. IFTTT ya da Zapier gibi uygulamalarla buradan aldığınız veriyi bir belgeye dökebilir, bir veritabanına ya da bir uygulamaya yazabilirsiniz. Contact Form 7 ile yapılabilecek çok fazla atraksiyon var.

İstanbul’da İşe Yürüyerek Gitmek

Üniversite eğitimim için İstanbul’a taşınalı 10 yıl oldu. Son iki yılımı saymazsak hiçbir zaman işten eve (ya da okuldan eve) yürüyerek gidebileceğim bir lokasyon denk getirememiştim. İstanbul’da bu çok normal kabul edildiği için iki yıl öncesine kadar benim de normalim buydu. En son Üsküdar’da yaşayıp Bahçelievler’e araçla işe gidip gelen (en az 50 dk.), Kağıthane’de sanal ofisi olan biriydim.

Bu normal’in elbette mantıklı açıklamaları var. İnsanlar ya İstanbul’un çok uzak noktalarında (Tuzla, Pendik ya da Hadımköy, Bahçelievler vs.) çalışıp, daha merkezi noktalarda yaşamak istiyorlar, ya da tam tersi bir pozisyondalar. İş yeri – okulu çok merkezi noktada olup, kiraların pahalılığı sebebiyle nispeten ucuz lokasyonlarda yaşayanlar var. Her şeye rağmen şunu kabul etmek gerekiyor ki Türkiye’nin kalanına göre İstanbul’un toplu taşıma sistemi oldukça iyi (durumumuz aslında ne içler acısı).

Esas işim üniversitede olsa da, şu sıralar hayli emek verdiğim ve birkaç tel saçımı beyazlatan ajansımın da ofisini üniversiteye on dakikalık bir mesafeye taşıdık (umarım ajanstaki Ataköy ikametli ortağım bu yazıyı okuyup kafasını duvarlara vurmuyordur hehehe). Biri Kadıköy merkezde, diğeri Göztepe semtinde. Şuanda yürüyerek birine 4, diğerine 15 dakikada ulaşabiliyorum ve her ikisine de oldukça keyifli bir rotadan yürüyorum.

Bunun son iki yılda psikolojime ve fizyolojime kayda değer katkıları oldu.

  • Uykuyu çok seven biri olarak, daha çok uyuyabiliyorum. 09.00’da iş yerinde olmam gerekiyorsa 08.50’de bile kalksam hızlıca giyinip çıkıp yetişebiliyorum. İşe geç kalma kabusum bitti.
  • Akbil doldurmuyorum. Bunun şerefine olacak ki herhalde aylık akbil artık çok ucuzladı. Taksiye binmeye ise neredeyse hiç ihtiyacım olmadı.
  • Telefonumun adımsayar özelliği her gün beni tebrik ediyor. Bu henüz kiloma pek yansımadı (2 yıl geçti ama hala yansımadı!)
  • İşten eve çok hızlı varabildiğim için kendime ayıracak zamanım fazlasıyla arttı.
  • Her gün kullanmak zorunda olmadığım için artık araba kullanmaktan daha çok keyif alıyorum.
  • Pek tercih etmesem de öğlenleri eve uğrayıp yemek yiyebiliyor, hatta siesta yapabiliyorum. Bunu neredeyse hiç yapmadım, ama yapabileceğimi bilmek güzel.
  • Yaşadığım semti öğrenciliğimden beri çok seviyorum.

Bu konuda kaygısı olan varsa, eğer şartlar uygunsa kesinlikle öneriyorum. İşinize yakın bir eve taşınabiliyor ve bu sizin bütçenizde büyük bir değişim yaratmıyorsa (toplu taşıma, yakıt vb. masraflarınızı da hesaplayın tabi) muhakkak işe yakın bir evde yaşamanızı öneririm. Bir diğer önemli şart tabi işyerinin merkeziliği ile alakalı. Hadımköy’den iyi bir iş teklifi alırsam orada çalışabilirim ama hiçbir güç beni Hadımköy sakini yapamaz diye düşünüyorum 🙂

İstanbul’da kaç kişi işine/okuluna yürüyüş mesafesinde ikamet edebiliyor, böyle bir anket çalışması yapılmış mı hiç rastlayamadım. Sizleri de şartlarınız müsaitse doğal lideri hissettiğim bu şanslı azınlık grubuna davet etmeyi bir borç bilirim! Bol yürüyüşlü günler!

TUBİTAK BIGG Tecrübemiz, Finalden Elenmek

Yaklaşık 1 yıldır üzerine emek vermekte olduğumuz Bosforad Bayi Reklam Platformu için, sevgili ortağım Barış Yaşbala ile birlikte görüşümüz belli bir süre yatırımcı ve yatırım arayışında olmamak yönündeydi. Her start-up gibi bizim için de kaynak demek hızlı sonuç almak demekti ama acil bir nakit ihtiyacımız da bulunmuyordu. Geçmişte yaşadığımız ve yaşayanlarınkine tanık olduğumuz olumsuz yatırım süreçleri bizi öz kaynaklarımız ile ilerlemeye yöneltti. Geçirdiğimiz bir yıla baktığımda da hala aynı fikirdeyim. Belli bir miktar parayla bugün bulunduğumuz noktaya üç ayda da gelebilirdik ama biz bunu tercih etmedik, kimsenin ağız kokusunu çekmedik. Kaliteli bir yatırımcıdan mantıklı bir yatırım olanağı sağlayana kadar da piyasada ego tatmin eden tuhaf tiplerle muhatap olmamayı planlıyoruz.

Bu yaklaşım bizi devlet teşviklerine yöneltti. TUBİTAK’ın BIGG adını verdiği Bireysel Genç Girişimciler programına başvurduk. Bu programın ön elemeleri TUBİTAK tarafından değil, aracı kuruluşlar tarafından yapılıyor. İlk başvurduğumuz kurum İstanbul Üniversitesi Teknokent’ini işleten Entertech idi ve ilk sunumumuzda elendik : ) Jurideki her bir üye oldukça niş bir alan yakaladığımızı ifade eden övgü cümleleri kurmalarına rağmen neden böyle bir sonuç aldık, çok da anlamadım. Ondan sonra rotayı bir başka aracı kuruluş olan Sabancı Üniversitesi Bigginner’a çevirdik. Bigginner üzerinden tekrar başvuru yaptık ve tüm elemeleri geçtik. Sağolsunlar bizi TUBİTAK Ankara’ya yollamaya layık buldular. Lafı geçmişken başvurmayı düşünen herkese öneririm. Ekibin başındaki sevgili Başar Kaya, Türkiye’de işine tam kapasite hakim az sayıda insandan biri. Çok eğlenceli ve çok da öğretici eğitimler ayarladı ve her sorumuza cevap verdi. Impact Hub’da verilen eğitimler oldukça faydalı oluyor ve her daim filtre kahveniz mevcut. Bir sürü girişimci ile, pırıl pırıl insanlarla tanışmamıza vesile oldular sağolsunlar. Tabi Başar’ın yanı sıra ekipteki Aslı ve Naci’ye de yardımları için sonsuz teşekkürler. Sunum yaparken fotoğraflarımızı çek, hadi bir de yandan çek taleplerimizi bile karşıladılar : )

Bigginner’ın oluşturduğu jüriden geçebilirseniz Ankara Tubitak’a gidebiliyorsunuz. Jüride Arçelik gibi özel sektör devleri de, akademisyenler de bulunuyor.

Kısa bir Bigginner reklamından sonra, konumuza devam edeyim. Ankara Finali’ne çağrılmamız ile birlikte Ankara yolu gözüktü. Size kafalarına göre bir tarih ve saat atıyorlar ve onu değiştirmeniz mümkün değil. Türkiye’nin dört bir yanından insan geldiğini düşünürsek, sabahın 9unda Ankara’da binanın içinde olmanız bazı insanlar için elbette zor, bu yönü maalasef pek insani değil. Nitekim benim de sunumum sabah 9’da idi ve İstanbul’dan bir gün önce yola çıkarak bir otelde konakladım.

Sunum 5 dakika ve oldukça gergin bir ortam. Eksi birinci katta sunumu yapıyorsunuz ve oda çok küçük. 5 dakika çok yeterli bir zaman değil ama hem konuşma süratinizi arttırarak hem de bol prova yaparak etkileyici bir sunum hazırlamak için fena bir süre de sayılmaz. Ben 5 kişilik juriden sadece iki juri üyesinin birer sorusuna muhatap kaldım. Bir tanesi, soru değil bir eleştiriydi, iş planında bu anlattığınız detaylara pek de değinmemişsiniz dedi. Hayır kardeşim değindik, diyemedim. Pek söylenecek bir şy yoktu. Diğeri oldukça makul bir soru sordu ve işin yapay zeka kısmında hangi metot ve algoritmaları kullanacağımızı irdeledi, onu hazırlıklı olduğum için güzel karşıladım, göğsümde yumuşattım ve güzel bir şut çektim.

Sonuçlar planlanan takvimden 2 ay geç açıklandı. Bir şey geciktiğinde ona olan sıcaklığınız da azalıyor. İlk günler kazanma şansımızı yüksek bulurken, zaman geçtikçe hibenin verilmeyeceğine yönelik hislerim kuvvetlendi ve nitekim 19 Mayıs’ta Sanayi ve Teknoloji Bakanı’nın bayram konuşması arasında sonuçlar açıklandı. Listede maalasef kendi adımızı bulamadık.

Geriye dönüp baktığımda sadece iş fikrinin TUBİTAK BIGG yaklaşımına pek uygun olmamış olabileceğini düşünmekten başka bir çıkarımda bulunamıyorum. Artık üzerinde çok da fazla düşünmüyorum.

Ancak buradan bütün genç arkadaşlara önerim benim gibi bu süreci tecrübe etmeleri. Kazanamasak bile, bir çok şey öğrendik. Hazırladığımız dökümanlar, prova ettiğimiz sunumlar ufkumuzu daha da açtı, daha da büyük farkındalıklar yarattı.

Hala aynı enerji ve şevke sahip olur muyum bilmiyorum, ama seneye belki tekrar deneyebilirim. Şu sıralar Bosforad’ın yanı sıra bir başka global proje üzerinde emek harcıyorum ve gelecek yıl ki BIGG projem bu olabilir. Zaman gösterecek.

Bu hibeyi almaya hak kazanan yaklaşık 145 projeye de başarılar diliyorum. Umarım TUBİTAK bunların durumunu bir case study haline getirir de, hibeyi kaç tanesi efektif olarak kullanıyor hep birlikte görme şansımız olur.

Bu vesileyle ilk kez gittiğim Ankara’yı hiç beğenmediğimi de belirtmek isterim eğer başıma bir şey gelmeyecekse. İstanbul’un yanında oldukça ruhsuz bir şehir. Trafikteki araçlar İstanbul’dakiler kadar iyi şoför olmamalarına rağmen saçma sapan riskler alıyorlar. ASPAVA adı verilen yemek ise tam bir gastronomi faciası; dönerle cacık yemek, patates kızartmasının üstüne salçalı su dökmek kazayla keşfedilmiş olsa gerek. Aslında lezzetli olmadığı halde soslarla lezzetlendirilen Alman Döneri mantığında uydurulmuş ama kesinlikle olmamış bir yiyecek.

Mutluluğu kovalama hakkınız için mücadele ettiğiniz anların keyfini çıkarmanızı dilerim, tüm girişimci arkadaşlara başarılar!

İnternet Reklamlarına Gelen Stopaj Uygulaması Neleri Etkileyecek?

1 Ocak 2019 tarihinden itibaren yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile reklam hizmetleri stopaja tabi tutuluyor. Kararın Google, Facebook, Twitter gibi reklam mecralarına yönelik çıkarıldığını söyleyebiliriz. Unutmamak gerekiyor ki bu şirketler Türkiye üzerinden işlem yapmadığı için zaten %18 KDV2 ödemesi yapılmaktaydı.

Eski uygulamada bir şirket Google’a 1000 TL ödeme yaptığı zaman 180 TL’de KDV2 beyannemesinde ödüyordu ve toplam kasadan çıkan tutar 1180 TL oluyordu. KDV2, normal KDV’den indirilebilse de finansman yükü oluşturan bir uygulama, yani faaliyete yeni başlayan şirketler için oldukça zorlayıcı. Yeni uygulamayla birlikte aynı senaryo için ekstra 150 TL daha ödenmesi gerekecek ve toplam kasadan çıkan tutar 1330 TL olacak.

Başta emekleme aşamasında şirketler olmak üzere, tepeden tırnağa tüm şirketler için olumsuz bir durum bu. Türkiye’de elektronik ticaret her sektörde gelişirken, satışlarının çok büyük bir bölümünü bu reklam harcamalarına borçlu ve burada gidilecek bir kesinti, satışların doğrudan azalması anlamına geliyor. Artan kur zaten Google ve Facebook gibi iki dev mecrada reklam vermeyi zorlaştırdığı gibi bir de gelen stopaj bir çok şirket için bütçede kısıtlamaya ya da kayıtdışı harcamaya yol açacaktır.

Türkiye’de Google ve Facebook’un sahip olduğu veriyi kullanmadan elektronik hizmet sunmak neredeyse imkansız. Burada kısa zamanda alternatifi yaratılması mümkün olmayan bir bağımlılık söz konusu. Ben hem iç piyasada rekabetçi ortamın canlılığı, hem de ihracat yapan Türk şirketlerinin reklam kabiliyetinin kısıtlanmaması için bu uygulamanın doğru olmadığını düşünenlerdenim.

Ancak hiçbir şey siyah veya beyaz değil. Türkiye’nin de haklı olduğu bir konu var ki o da özellikle Google’ın iyice lakaytlaşması. Şuanda Türkiye’deki bir şirket Google’dan fatura (invoice) alamıyor. Dünyanın neresinde olursanız olun, verdiğiniz bir hizmet karşılığı fatura kesmelisiniz. Oysa sevgili Google hesap özeti diyebileceğimiz (statement) bir belge verip geçiyor. Mali bir değeri normalde yok (ama vergi dairesi zorluk çıkarmıyor, bu belgeyi kabul ediyor). Üzerinde şirketin adresi bile yok! Zannediyorum bu lakaytlığa son vermeleri için Türkiye’den bazı uyarı sinyalleri almalarına ihtiyaç var.

Hem içerideki durgunluğun hareketlenmesi hem de global rekabet gücü açısından bu tip global servislerin kullanımına ek maliyetlerin bindirilmemesi gerekir. Umarım ki bununla alakalı yeni bir düzenleme yapılır ve Türk dijital medya sektörü şu stopaj kaosundan kurtulur.