Kategoriler
Sanat

Sergi: Savaş ve Propaganda

Savaş ve Propaganda

Taksim, başıboş yürürken güzel şeylere denk gelebilme ihtimaliyle her zaman cezbedici olmuştur benim için. Bu şehirde çektiğiniz türlü çileyi değer hale getirebilen bir şey bu.

1 ay oldu gideli, hala notlarımı toparlayıp yazamadım, ancak serginin 2 Nisan’a kadar uzatıldığını görünce motivasyonumu topladım. 1. Dünya Savaşı’nda İttifak Cephesi’nde Savaş ve Propaganda, şuanda Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi’nde sergileniyor. 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı, Almanya, Avusturya – Macaristan, ve Bulgaristan ‘ın ittifaklarını kendi uluslarına benimsetme çabasının eserlerini görüyoruz. Hepsi çok güzeller. Sergideki objeler Ömer M. KOÇ’un kişisel koleksiyonundanmış.

TV, Dijital reklamcılık, CPM, CPC, prime time, kıl tüyün olmadığı dönemde dahi, türlü türlü emeller için halkla İlişkiler ilimi sonuna kadar kullanılmış. Ulusa seslenmenin hala zor olduğu ama nüfusun ise fazlalaştığı o dönemde devletler halklarını savaş için nasıl motive eder diye hep düşünmüştüm. İnsanoğlu niyetinde sabit olduğunda, eldeki imkanları en şaşırtıcı biçimde kullanabiliyor.

Kategoriler
Sanat

Karanlıkta Diyalog

karanBir arkadaşım önerdiğinde ne yalan söyleyeyim çok da etkilenmemiştim. Metro istasyonunun içinde, üstelik de birazcık pahalı, bir etkinlik ne kadar iyi olabilir diye düşünüyordum. İstanbul’a gelen arkadaşımı gezdirmek için kara kara düşünürken bir anda aklıma düştü, atladım metroya. 5 yıllık İstanbul serüvenimde verdiğim en iyi aktivite kararıydı.

Görme engelli rehberler, elinizde değnekler, zifiri karanlık 1000 metrekarelik bir alanda İstanbul simülasyonu ve 90 dakika. Bu parçalar birleşince Karanlıkta Diyalog gibi harika bir konsept çıkıyor ortaya. Bir görme engelli olarak İstanbul’u yaşıyorsunuz.

Zifiri karanlığa girişte öncelikle sol eliniz duvarda mini bir labirentten ilerleyerek dokuz kişilik grubunuzla birlikte bir alışma süreci geçiriyorsunuz ve içeride sizi görme engelli rehberinize teslim ediyorlar. O beş dakikalık alışma süreci içinizde klastrafobik hisler yaratıyor ve çıkma isteğiniz başlıyor, ama bilete verdiğiniz parayı düşündüğünüz ve ortamdan etkilendiğiniz için devam ediyorsunuz. Beş dakikalık alışma sürecinizin sonunda görme engelli rehberiniz sizi karşılıyor. Bizim rehberimiz Abidin Bey idi ve çok babacan bir beyefendiydi. İşini gerçekten çok iyi biliyor ve hemen samimi bir açıklamayla size turdan bahsediyor. Değneğinizi nasıl kullanacağınızı, içeride neler yapacağınızı vs. esprili bir dille anlatıyor ve başlıyorsunuz. O an, biraz daha rahatladığınız an oluyor.

Kategoriler
Internet Sanat Teknoloji

Noktalı I ve noktasız i Problemi

[vc_message color=”alert-info”]Sie können diese Artikel “Gepunktete I und ohne punkt i” hier auf Deutsch lesen.[/vc_message]

Türkçe, Kırgızca, Tatarca, Azerice, Kazakça gibi dillerde müstesna iki harfimiz var: İ ve ı. Bu iki harf batı dillerinde mevcut olmadığı için, özellikle bilgi teknolojilerinde olmak üzere bazen çeşitli problemlere yol açabiliyor. “Dotted and dotless I” şeklinde küçük bir arama yapıldığında özellikle bazı yabancı yazılımcıların isyanlarına ulaşmak mümkün. Bir kaç tanesi oldukça komik, (ama yazının sonuna gelmeyi başarırsanız esas kahkaha garanti ettiğim yer sonudur):

If your code properly runs in Turkey, it’ll probably work anywhere.

http://www.moserware.com/2008/02/does-your-code-pass-turkey-test.html

Java’s slogan is “Write once, run anywhere”; but perhaps it should be, “Write once, run anywhere except Turkey.

Comparing Strings For Equality

I understand that Turkish prisons are not to be trifled with, but the question remains: why do Turkish people take such cruel and perverse delight in breaking our fine software? What’s wrong with Turkey?

http://bit.ly/dottedturkey

Bu gariban yazılımcı arkadaşlarımız bu sorunla yüzleştiklerinde şu tablodan yararlanarak “İ ve ı”nın dönüşümünü sağlıyorlar:

ı und i table

Geliştiriciler açısından aslında tek sorunumuz İ ve ı değil; ondalık sayı ayırmada virgül kullanıyor oluşumuz da ayrı bir problem yaratıyor. Yabancı bir e-ticaret sitesi %4.5 indirim yaptığında bizim makinelerimizde %45 olarak algılanma şansı var. Ama biz I ve i problemimize geri dönelim.

Kategoriler
Sanat

Para İnsanı Bozar Mı?

Sosyal psikolog Paul Piff, bu sorunun cevabını, hileli bir Monopoly oyunuyla arıyor. Elde ettiği bulgular aslında, kahvedeki Rıdvan Dayı’nın yorumlarından pek fark içermiyor. Evet, para insanı bozuyor.

İzlediğiniz gibi, gerçekten çok ilginç şeyler denenmiş. Deneylerin konuları kendi coğrafyamızda uyarlama yapmaya da oldukça müsait. Emniyet şeridinden giden otomobillerin markalarına dikkat ediyorsunuzdur diye düşünüyorum.

Ekonomik eşitsizlik, toplumun, durumu giderek ağırlaşan bir hastalığı. Bu uçurumun daha da artacağını öngörmek gayet basit olduğuna göre, bu aslında piramitin tepesindeki insanlar için de oldukça tehlikeli. Artık aradaki mesafe sadece soyut bir piramitin basamakları arasındaki mesafeden ibaret değil, fiziksel olarak da mesafe artıyor. 1990 ve öncesinin nesli çocukluğunu ekonomik statünün olumsuz etkilerini, aynı sokakta, aynı ucuz futbol topuyla oyun oynayarak, aynı ucuz sporcu kartlarının koleksiyonunu yaparak, aynı ucuz cipsin içinden çıkan tasoları biriktirerek eritti.

2000lerin çocukları ise öyle değil. “Yaşam merkezi” adı altında kurulan toplu konutlar ardında hapsedilmiş ve ihtiyaç duyduğu her türlü -maddi- şeyi edinebilen, o hapishanenin kapısından servisle alınıp özel okuluna giden çocuk mensubu olduğu sosyal statünün dışındaki akranlarıyla anca üniversiteden mezun olduğunda tanışacak. Bu gerçekten tehlikeli değil mi?

Beslenme çantasına muz değil de mandalina konulan bir nesil, çocuk yetiştirmeyi beceremedi, ne yazık ki.

Amerika’da Paul Piff gibi insanlar, bu durumun farkında ve bununla mücadele ediyorlar. Videonun sonunda Wealth for Common Good adlı organizasyonu (ekonomik eşitsizliğin giderilmesi için daha fazla vergi vermeyi kabul eden iş adamlarından oluşuyor) methediyor. Ben web sitelerinde ciddi bir çalışmaya rastlayamadım, beyaz saraya vergilerin arttırılması için dilekçe göndermek gibi bayağı online imza kampanyası filan yapmışlar. Ama en azından böyle bir organizasyonun varlığı ümit veriyor. Ülkemizde, -yaklaşık on dakika boyunca çeşitli varyasyonlarla arama yapmama rağmen bulamadım- böyle bir sivil toplum kuruluşu yok

Paranın insanı bozduğu hususunda en başında anlaşmıştık, ancak bu zenginlik düşmanlığına yol açmamalı. Paramız olsa idi yapacağımız şeyleri, şuan yapamadığımız için, yapabilenlere gözünü kırpmadan küfürler edebilen bir algımız var. Bu konu hakkında M. Serdar Kuzuloğlu‘nun güzel ifade edilmiş bir iki tespiti var:

Netice itibari ile, para, yaşamımızdaki aktiviteleri, sağlığımızı hatta varlığımızı doğrudan etkileyen en temel fonksiyon. Para kazanmak için çalışmakta (aksine böyle olmalı, bir de çalışmayı para kazanmaktan çok daha fazlası haline getirenler var, onlar daha tehlikeli) ve para kazanmakta kötü olan hiçbir şey yok. Bu eylemi yaparken oluşan zararın farkında olmayı ve çözümün bir parçası olma hususunda çaba göstermeyi bugün en büyük erdem olarak kabul edersek, çok daha sağlıklı ve güzel günlere erişebileceğiz.

Unutmamak gerekir ki “çalışmak” kelimesi, “çal-mak”tan geliyor. İşteş halinde bir çalma eylemi, çalışmak. Kim ile birlikte, neyi, kimden çalıyoruz?

Yeteri kadar paranızın olduğu, güzel günler dilerim.

Kategoriler
Sanat

Cennetten Bir Meyve: Trabzon Hurması

Ülkemizde “trabzon hurması, hurma, cennet elması, çin hurması” vb. adlarla bilinen çok lezzetli bir meyve bu: trabzon hurması. Adında bile birliğe varılamamış bu meyveyi çoğu insan ne yazık ki bilmiyor. Yunanca’da “kutsal tohum” anlamına gelen “diospyros” ve Japonca’da bitki anlamındaki “kaki-no-ki” kelimelerinin birleşimi ile Latince’de “diospyros kaki” olarak tanımlanmış. İngilizcesi ise Persimmon. Meyvenin anavatanı Japonya ve Çin.

Az bilinen ve az tüketilen bir meyve olarak trabzon hurması, günümüzde lezzetini “modern tarım uygulamaları” sebebiyle kaybetmiş olan bir çok meyveye nazaran “doğal” ve gerçekten çok lezzetli. Şeker oranı çok yüksek olmakla birlikte (bu bakımdan diyette olanlar için biraz problemli), A vitamini, protein, B grubu vitaminleri, kalsiyum ve fosfat açısından çok zengin. Bu bakımdan özellikle çocuklar için de harika bir besin.

trabzon hurması

Dalında beklediği sürece “ham” olan ve koparılıp bekletildiğinde yumuşayarak olgunlaşan meyve gerçek bir “yemek sonrası tatlısı” değeri taşıyor. Bu meyveyle çok güzel görünen tarifler üretenler de yok değil. Kabak tatlısına (ki fazlasıyla şeker, sanayi tipi şeker, içeren bir tatlıdır) çok benzemesi sebebiyle “tahin” ile inanılmaz bir uyumda tüketilebilir gibi duruyor, henüz deneyemedim. Bir tarif de benden gelebilir 🙂

Bu inanılmaz meyveyi, Susurluk’un bir köyüne yaptığım kısa bir gezi esnasında, dalından on beş gün önce koparılıp olgunlaşmaya bırakılmış haldeyken yeme şansım oldu. 22 yaşında, yediğim hiçbir meyveden bu denli tat aldığımı hatırlamıyorum. Oradaki dostum sağolsun çantama hatırı sayılır bir miktarda koydu ve İstanbul’da da o lezzeti sürdürüyorum.

Eğer yetiştirme yapabileceğiniz bir alanınız varsa (bunun kıymetini umarım biliyorsunuzdur, yaşadığım yerde o kıymete hasret milyonlarca insan bulabilirim) trabzon hurmasının nasıl yetiştirileceği hakkında bilimsel bir makale de mevcut. Dr Caner Onur isimli bir ziraat mühendisi bu alanda bir makale yayınlamış. Buradan indirebilirsiniz.

Bu meyveyi, kabuklarını soyup ipe dizerek kurutup kuruyemiş olarak da tüketmek mümkün imiş ve bazı sanal marketlerden bu haliyle edinilebiliyor. Bu haliyle deneme şansım olmadı. Taze halini ise büyükşehirlerde dahi marketlerden edinebilirsiniz. Nakliye esnasında beklediği için zaten olgun halde olacaktır.

Çok yabancılaşmış olduğumuz doğa, nimetlerini bize vakur bir edayla sunmaya devam ediyor. Fikrini değiştirmeden, bu nimetleri tatmaya -mümkünse yaşatmaya- çalışmak gerek.