Kategoriler
Kişisel

Podcast – Uzaktan Pazarlama

Corona sürecinde eve tıkılı kaldığımız günlerde, sevgili Onur ve Mert’in podcast kanalı 360 Derece’ye konuk oldum ve kaliteli bir goygoy yaptık. Karantina, dijital pazarlama, e-ticaret, Amerika’da yaşam, uzaktan öğrenim gibi daldan dala atladığımız eğlenceli bir sohbet oldu. Duvarlar üstünüze üstünüze geliyor ve kendinizi bir saat meşgul etmek istiyorsanız buyrun play tuşu aşağıda.

Kategoriler
Eğitim Teknoloji

Üniversitelerin Uzaktan Eğitimle İmtihanında Yazılım Çözümleri

Hepimizi evlerimize tıkan, hayatı durma noktasına getiren yegane gündemimiz Corona Virüsü sebebiyle alınan önlemler doğrultusunda üniversiteler üç haftalığına tatil edilmişti ve bu süreçte uzaktan eğitim verilmesi üniversitelere salık verilmişti. Dün yapılan açıklamaya göre bahar dönemi boyunca üniversiteler kapalı olacak ve -henüz sınavların nasıl icra edileceği açıklanmasa da- öğrenim sürecinin uzaktan eğitimle yürütülmesi ve senkron şekilde ilerlenmesi (canlı video sınıflar) hedefleniyor.

Normal şartlar halinde dahi her üniversitenin sunduğu öğrenimi merkezi bir öğrenim yönetim sistemi (learning management system) ile desteklemesi gerektiğini düşünüyorum ki hali hazırda bazı üniversiteler bunu uygulamakta. Hatta 2016 yılında yazmış olduğum bir makalede açık kaynak kodla dağıtılan ÖYS’ler ile lisanslı satılan ÖYSleri karşılaştırmış ve tercih yapılırken kullanılabilecek kriterleri saptamayı tartışmıştım.

Araştırma görevlisi olarak çalışmakta olduğum Marmara Üniversitesi’nde geçişin, muhtemelen bütün üniversitelerde olduğu gibi, ne derece sancılı yürüdüğünü söylememe zannediyorum gerek yok. Bu noktada merakımdan ve evde geçirmekte olduğum süre zarfında duvarlar tarafından sıkça üzerime yürünmesinden olacak ki, üniversitelerin genelini inceleyecek bir araştırmaya kollarımı sıvadım. Tüm üniversiteler, geçiş sürecini öğrencilerine ve personellerine anasayfada manşetten duyurduğu için bilgi edinmem çok zor olmadı. Dolayısıyla aklıma gelen 25 devlet üniversitesinin web sitesini ziyaret ederek kullandıkları ÖYS’nin özelliklerini topladım. Bu ÖYS yerli mi yabancı mı, açık kaynak mı değil mi şeklinde bir listeleme yaptım ve bulduğum sonuçlar beni pek de şaşırtmadı.

ÜniversiteYazılımTipMenşeiKaynak
Hacettepe ÜniversitesiBlackboardKurumsalYabancıkaynak
İTÜNinovaKendi GeliştirmişYerlikaynak
Boğaziçi ÜniversitesiMoodleAçık KaynakYerlikaynak
Marmara ÜniversitesiAdvancityKurumsalYerlikaynak
İstanbul Üniversitesi – CerrahpaşaİÜC AksisKendi GeliştirmişYerlikaynak
Dokuz Eylül Üniversitesi –
ODTÜ –
Ege ÜniversitesiAdobe ConnectKurumsalYabancıkaynak
Medeniyet ÜniversitesiEdmodo ve ZoomKurumsalYabancıkaynak
Ankara ÜniversitesiBlackboardKurumsalYabancıkaynak
Gazi ÜniversitesiAdvancityKurumsalYerlikaynak
İstanbul ÜniversitesiAdvancityKurumsalYerlikaynak
Anadolu ÜniversitesiCanvasKurumsalYabancıkaynak
Abdullah Gül ÜniversitesiCanvasKurumsalYabancıkaynak
Atatürk ÜniversitesiAdobe ConnectKurumsalYabancıkaynak
Uludağ ÜniversitesiUkeyKendi GeliştirmişYerlikaynak
Çanakkale On Sekiz Mart ÜniversitesiMicrosoft TeamsKurumsalYabancıkaynak
Dicle ÜniversitesiBYSKendi GeliştirmişYerlikaynak
Galatasaray ÜniversitesiMicrosoft TeamsKurumsalYabancıkaynak
Sütçü İmam ÜniversitesiAdvancityKurumsalYerlikaynak
Kocaeli ÜniversitesiMoodleAçık KaynakYerlikaynak
Recep Tayyip Erdoğan ÜniversitesiGoogle ClassroomKurumsalYabancıkaynak
Türk Alman ÜniversitesiGoogle ClassroomKurumsalYabancıkaynak
Sakarya ÜniversitesiPerculusKurumsalYabancıkaynak
Karadeniz Teknik ÜniversitesiMoodleAçık KaynakYerlikaynak
Aklıma gelen 25 devlet üniversitesinin kullandığı ÖYS, menşei ve bu bilgiyi edindiğim web sitesi kaynağı.

Şimdi bu 25 üniversitede kullanılan yazılımlara hızlıca bir göz attığımızda çoğunlukla kurumsal çözümlerin kullanıldığını görmekteyiz. Burada İTÜ‘nün, neredeyse kurumsal ürünlerle rekabet edebilecek düzeyde gözüken kendi geliştirdiği çözüm gerçekten iyi duruyor, tebrik etmek gerek. Yine open source çözümler arasında en bilinen çözüm olan Moodle‘ı başarılı bir şekilde çoktan hayata geçirmiş Boğaziçi Üniversitesi de tebriği hak edenler arasında.

Aşağıda bu veriye dayanarak yaptığım çıkarımları ve fikirlerimi listeliyorum:

  • Listede 4 üniversite Advancity LMS adında yerli ve kurumsal bir yazılımı tercih ediyor. Web sitesinde fiyat bilgisi bulunmayan bu LMS, senkron video dersler için ise Perculus isimli yabancı bir yazılıma yine kendi ürünü olan Perculus’a entegre. Üzgünüm ama Advancity LMS web sitesindeki ekran görüntülerine dayanarak mükemmel bir sistem gibi gözükmüyor… Yine de Blackboard gibi pahalı yabancı çözümler yerine yerli bir yazılım tercih edilmesi bir nebze iyi bir durum. Marmara, Gazi, İstanbul ve Sütçü İmam üniversiteleri bu yazılımı tercih etmişler.
  • Benim dikkatimi çeken şey, yeni kurulmuş sayılabilecek üniversitelerin çok hızlı şekilde güncel teknolojik araçlara dahil olabilme yeteneği oldu. Yenilik ve dinamiklik bunu getiriyor zannediyorum. Lisanslı çözümler arasında en sorunsuz, en ucuz, en basit ve en yaygın olduğunu düşündüğüm Google Classroom (G-Suite for Education) kullanan Türk – Alman Üniversitesi ile Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi bence kocaman bir alkışı hak ediyorlar. Bu süreçte en az bunların zorlanacağını düşünüyorum.
  • Yine Google Classroom’dan sonraki en iyi seçenek olduğunu düşündüğüm Microsoft Teams kullanımıyla Galatasaray Üniversitesi ve Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi bence süper bir tercihte bulunmuşlar.
  • İTÜ’nün kendi geliştirdiği sistemi kullandığını ve ekran görüntülerinin çok kaliteli durduğunu söylemiştim. Uludağ, Dicle ve İÜ-Cerrahpaşa’da da aynı durum var, ama yazılımın detaylarına pek bakılamıyor. Mensubu öğrenci ya da akademisyenlerin yorumlarını beklerim.
  • Moodle kullanan birkaç üniversite, Moodle’da senkron sınıf imkanı olmadığı için, Adobe Connect ile desteklemiş, mantıklı tercihler.
  • Anadolu Üniversitesi gibi ben daha dünyada yokken uzaktan eğitim çözümleri üretmiş köklü bir kurum nasıl yabancı bir teknoloji kullanmaya ben bunu anlamakta problem çekiyorum.

Açıkça görülüyor ki Türkiye’de akademisyenler uzaktan eğitim sistemlerine, öğrenim yönetimi sistemlerine kafa yormuş gibi gözükseler de, bunu kendi kurumlarında bile pek hayata geçirmemişler. Bu konular üzerinde çalışan kişilerden kaçı bir gün “sadece zorunluluktan” bu sistemlerin hayati önem kazanacağı üzerine düşündü, bilemiyorum.

Bir diğer tespitim ise, bazı üniversiteler, alışageldiğimiz hantal yapılardan kurtulup daha dinamik bir yapıya bürünmüşler, bu oldukça sevindirici. Bu veriyi toplarken şuanda hangisi olduğunu hatırlayamadığım bir üniversitenin yardım dökümanında, slack channel’ları oluşturulmuş ve bu channel’lara gönüllü öğrenciler admin yapılmıştı. Sistemle ilgili problem yaşayan kişiler ilgili channel’a mesaj yazarak destek almak zorunda bırakılmıştı. Bence bir devlet üniversitesi için oldukça cool, bunu hayata geçireni kutluyorum.

Dolayısıyla benim alkışlarımı,

  • Mükemmel gözüken bir ürün ortaya koyan İTÜ,
  • Yeni kurulmasıyla güncel ve ekonomik çözümlere hızlıca adapte olmuş Türk – Alman ve Recep Tayyip Erdoğan üniversiteleri,
  • Köklü bir kurum olmasına rağmen çağı yakalamasıyla Galatasaray Üniversitesi

almış durumdadır.

Yaşanan bu süreçte tüm öğrenci ve akademisyenlere kendilerini güncel teknolojiye upgrade ettikleri, uzaktan çalışmanın verimli yanlarına odaklandıkları, sağlıklı günler dilerim.

Listeyle ilgili notlar:

  • Sıralama random, aklıma gelişine göre.
  • Neden bu üniversiteleri seçtiğim sorusunun cevabı yok, aklıma gelenleri listeledim. Hepsi devlet üniversitesi
  • Moodle vb. açık kaynak sistemlerin yanına bilerek “Yerli” yazdım. Dışarıya çıkan bir lisans bedeli olmaması, uygulamanın üniversite bünyesindeki kişilerce emek verilerek uyarlandığını farz ettim.
Kategoriler
Teknoloji

Macbook mu? Kalsın.

Artık internette fotoğrafını bile bulamadığım ilk seri Casper Nirvana ile 2008 yılında ilk laptopuma kavuşmuştum. 2010 yılında kafayı yemesi ve defalarca servis görmesinin ardından garantisi bitmişti ve aşağıda görmüş olduğunuz döneminin ortalama laptoplarından Samsung R525 ile 2014 yılına kadar geldim. Hiçbir zaman bir laptopu 5 sene kullanan insan olamadım ne yazık ki. Bu aletle de performans sorunları yaşayıp kenara attım ama alet hala çalışıyor! Babam aktif olarak kullanıyor kendisini. Gerçekten ömürlük laptop yapmışlar:

Akabinde bunu da elden çıkarmamla, o zamanki patronumun da teşvikiyle, henüz yeni açılmış olan Zorlu Apple Store’dan ilk Macbook Air’imi (Macbook Air Early 2014) edindim ve yeni bir dönem başlamış oldu. 2019 yılının son günlerine kadar kullandım (yine 5 yıl değildir, kesin 4 yıl 11 ay filan kullanmışımdır).

Yoğun iş tempomda beni çıldırtmaya başlaması üzerine yaklaşık 4 ay süren fiyat araştırmaları, bütçe denkleştirme, ince eleme sonunda, Letgo’dan yazıştığım bir al-satçı (evet laptopun bile alsatçısı var ülkede, ülke olarak bir şeyleri alıp satmayı ne kadar seviyoruz.) ile, 4 duble rakı içmiş haldeyken 2019’un soğuk bir kış gecesi saat 01.00 sularında gerekli testleri yapıp (o saatte HDMI yuvasını bile test ettim aletin) Macbook Air’imi üzerine 1.000 TL ekleyerek Dell Latitude E7470 Ultrabook adlı aşağıdaki canavarla takas ettim. Bu görmüş olduğunuz minnoş orjinalinde i7 ve 8 GB Ram ile geliyorken, aldığım kişi ekstra bir 8 GB Ram daha takmış. ALET UÇUYOR.

Canım laptopum.

En başarısız olduğum ikinci el bir şey alma / bir şey satma hususlarında, bugüne kadar yaptığım tek başarılı işlemin bu olduğunu düşünüyorum.

Macbook’a tövbe edişimin sebepleri ise çok fazla olmakla birlikte, birçok insanın Macbook kullanmak için geçerli bir sebebi olduğunu düşünmediğimi de küstahça belirtmek isterim.

En temel sebep, artık çağın gerisinde kalmış bir modelini kullanıyor olmamdı. 4 GB Ram günümüzde en temel ofis işlemlerini yürütmek için bile oldukça yetersiz. Son zamanlarda 6-7 tane Chrome sekmesini aynı anda yürütemez olmuştu. Benim kullanımıma göre Macbook Pro daha iyi bir cihaz olacaktı belki de ama o paraya öküz alırız afedersiniz.

Şimdi sizi de Macbook alma niyetinizden vazgeçirecek, elinizdekini satılığa çıkarttıracak sebeplerime:

  • Hakkını yiyemem ilk aldığım günden son bir yılına kadar şarj durumu epey iyi gidiyordu. Son zamanlarda bile full şarjla yarım gün idare götürüyordu. Şuanki canavarım ise full şarjla tüm günü çıkarıyor.
  • Macintosh’un en güncel sürümü, cihazın özellikleri için fazla ağır geldi ve bilgisayar çok ağırlaştı. Chrome deneyimim bile berbat bir hale gelmişti. Artık böyle sorunlarım yok.
  • Fanı çok fazla çalışmaya başlamıştı ki, Macbook Air’ler pek buna göre tasarlanmış cihazlar değil.
  • Excel başta olmak üzere Office ürünleriyle fazla haşır neşirim ve (belki kasıtlı olarak öyle yapılan) iğrenç arayüzünden gına gelmişti. Office ürünlerini çok kullanıyorsanız Macbook kullanmak çok manasız. Office’in Mac versiyonu, kötü bir taklidi gibi bir şey.
  • İki ofisim var. Hayatımda iki tane masaüstü bilgisayar var ve Windows tabanlı. Mobil bilgisayarımın da böyle olması mantıklı olandı.
  • ÇOK PAHALIYDI. Yeni bir Macbook alınacak parayla piyasadaki en kaliteli bilgisayarı alıp üzerine birkaç gece alem yapabiliyorsunuz. Ki, kaliteli bilgisayarlar da oldukça pahalı, döviz kurları sağolsun. Dolayısıyla ikinci el cihaz alarak bir riske girdim, bir önyargıyı yendim. Şansım yaver gitti, sıfır almış kadar memnunum.
  • Yazılım desteğine ihtiyaç duymaya başladım. Kullandığım biri iki yazılımın belki muadili olsa da kendilerinin Mac sürümü yok.
  • Thunderbolt girişi daima problem yaratıyordu. Harici ekranlara, sunum cihazlarına bağlamakta hep problem yaşıyordum. Şimdi gül gibi HDMI yuvam var.
  • Steve Jobs’u sevmiyorum, Bill Gates’in getir götürünü yapar.
  • Macbook’un terchi sebebi olduğu bir çok arayüz avantajını Windows 10’un büyük oranda yakaladığını düşünüyorum.

Şuanda ufak bir servet yapmayı başarabilirsem radarımda bir başka bilgisayar daha var ve ihtiyacı ve imkanı olanlara öneririm: (deneme şansım olmasa da hakkında okuduğum incelemenin, izlediğim videonun haddi hesabı yok) Dell XPS 13. Bugünkü fiyatı 11.700 TL. Tam bir canavar kendileri, ileride inşallah tanışacağız. Macbook’ta özlediğim tek şey ise sanırım klavye ışıkları. Bir ultrabook olarak dizayn edilmesine rağmen şuan kullandığım cihazda klavye ışığı bulunmuyor. Tek mutsuzluğum o kendisiyle. Bunun yanı sıra, üretimi durmuş, şuan aktif olarak sıfırını satın alabileceğiniz bir cihaz değil. Piyasadaki ultrabooklara göre küçük bir miktar daha kalın ama ağırlık olarak (benim için çok önemli, sırtım ağrıyor) bir çoğundan daha iyi.

Günün ortalama 8 saatini veya fazlasını bilgisayarda geçiriyorsanız o sizin ekmek tekneniz haline geliyor. Dolayısıyla iyi bir tekne seçmekte her zaman fayda var. Üretkenliğinizi ve konforunuzu arttıracak şeyler -abartılmadığı sürece- bir harcama değil, kıymetli bir yatırım diye düşünüyorum.

Nazarımda ise -servisiyle hiç muhatap olmadım ama şanını duydum, evden gelip alıyorlar vs.- Dell bu alanda tercih edilecek en klas marka. Multiligo’da da Dell’in Vostro modelini tercih ettik. Kilogram olarak göründüğünden biraz daha ağır çıkması dışında hiçbir şikayetimiz yok kendisinden.

Kurguculuk, tasarımcılık vb. sektörlerde çok tercih edildiğini biliyorum. Ama bu mesleklerde değilseniz gerçekten neden Macbook istediğinizi bir kez daha düşünün. Zaten yenisini almaya gittiğinizde düşüneceksiniz.

Kategoriler
Internet Kişisel Teknoloji

Insıde of Bill’s Brain, Bill Gates Büyük Adam mı?

Bir anda yayına girmiş bir haber, sinir bozucu bir Twitter paylaşımı bir insanı zihnimizde kategorize etmeye yetiyor da artıyor. Bir anda kategorize edip belli etiketler eklediğimiz kişiler hakkındaki gerçekleri bilmekten çok uzakken yaptığımız bu hareket kesinlikle normal bir davranış olmamasına rağmen çağımızın normali haline dönüştü. Twitter ‘da her gün bir başkasını linç etmekten ne zaman vazgeçeceğiz bilmiyorum.

Bill Gates, Türkiye’de bir çok insan için “saniyede binlerce dolar kazandığı için yere 100 dolar düşürdüğünde eğilip almak için boşa efor sarf eden kişi” goygoyunun içinde hapsolmuş bir kimseden öte değil. Dünyanın farklı yerlerinde de bu algının çok değişik olmadığını, Gates’in kendisine belgesel çektirerek, anca milyarderlerin yapacağı ufak şımarıklıklar şeklindeki klas hareketiyle değiştirmeye çalıştığını görebiliyoruz. Gerçek Bill Gates’i aslında bilmiyoruz. Bu belgeselle bu adamı gerçekten tanımaya çok yaklaştık. Ancak bu belgesel ve Gates Vakfı’nda yapılan çalışmalara açıkça gösteriyor ki kendisi her yıl kitap tavsiye eden Silikon Vadisi CEO tayfadan ayrı bir adam olduğu kesin. Kesinlikle farklı biri. Netflix’te yayında olan Insıde Bill’s Brain belgeseli kendisini kendi ağzından dinlemek için çok başarılı bir yapım olmuş.

Türkiye’deki girişimcilik ekosistemi ve Webrazzici boş beleş tayfanın, bir dönem ibadet edercesine kutsallaştırdığı Steve Jobs’u hiçbir zaman gerçek bir übermensch bulmadım. Bir marketing dehası olduğu kesin, ama aç kal budala kal şeklinde virüs gibi yayılan mezuniyet konuşması bana göre Metin Hara’dan bir kaç tık yukarıda, daha fazlası değil. Bill Gates’i yakından tanımaya çalıştığınızda çabucak anlaşılıyor ki Steve Jobs filan kendisinin anca getir götürünü yapar.

Bu elbette ki bir tür günah çıkarma ve pr çalışması olarak konumlandırılabilir. Bill Gates, belgeselde de -oldukça taraflı- anlatıldığı gibi, tekel konumunda bulunmak için üstün çabalar sarf etmiş bir kişi. Batırmaya çalıştığı, bizzat batmasına vesile olduğu onlarca şirket sayılabilir. Belki de tüm bu vakıf çalışmaları bir miktar vicdan muhasebesinden doğmuş girişimler.

Beni en çok etkileyen ise Bill Gates’in el attığı problemlere çözüm ararken, hala daha var olmasına insanın aklının eremeyeceği yeni problemlerin su yüzüne çıkması oldu. Nijerya’da çocuk felci illetini yok etmeye çalışırken Nijerya’nın gerçek bir haritasının olmadığının keşfedilmesi ve haritanın baştan yapılması wtf?!?! Ya da kanalizasyon sistemlerini yenilemek için ekip kurma arayışına girildiğinde Amerika’nın en saygın üniversitelerinin en iyi hocalarına attığı e-maillerden dönüş alamaması? Düşünün bir, dünyanın en zengin adamısınız, bir sebepten kafayı kanalizasyon sistemlerini yenilemeye takmışsınız, hemen ülkenin en iyi hocalarına email yolluyorsunuz ve cevap bile gelmiyor?! Çünkü ilgili hocalar zaten yaptıkları danışmanlıklarla o kadar çok para kazanıyorlar ki, Bill Gates’in hayır işlerinde gönüllü ya da ucuz çalışmak istemiyorlar. Demek ki dünyanın en zengin adamı olmanız bile size mükemmel bir kadro kurma kabiliyeti vermiyor…

Mini buzdolabında onlarca diyet kola dışında başka içecek yok. Ulan illa hepinizin tuhaf bir alışkanlığı olacak.

Belgeselde Gates Vakfı’nın üç temel çalışmasına odaklanılıyor. Çocuk felcinin önlenmesi, ihtiyacı olan ülkelerde kanalizasyon sisteminin yenilenmesi (dünya nüfusunun yarısı kanalizasyondan mahrum) ve temiz enerji.

Danışmanlık verdiğim bazı kurumlar vesilesiyle bu sıralar temiz enerji üzerine kısıtlı da olsa okumalar yapma durumum oldu. Gördüğüm şey şu ki, temiz enerji aktivizmi ve enerji sektörü tamamen rüzgar ve güneş enerjisine kitlenmiş ve gördükleri her şeyi elektrikli yapmaya yemin etmiş durumdalar. Ancak bu ortaya büyük kapasiteli pillerin üretilmesi gibi bir sonuç doğuruyor ve pil denilen nesne en azından şimdilik çevre dostu bir şey değil. Gates’in iddiası ise nükleer enerjinin, dünyada yaşattığı olumsuzluk sebebiyle gelişemediği, 1940lı yılların teknolojisine kimsenin gelip bir şey katmadığı, bu teknolojiye çalışılması gerektiği yönünde. Nükleer enerjiyi 2020 yılı teknoloji birikimiyle yeniden ele almak, reaktörleri smart hale getirmek, üretilen nükleer atıkların bir kısmını tekrardan kullanabilmek gibi çarelerle nükleer enerjinin gerçek temiz enerji olabileceğini düşünüyor ve bununla ilgili, anlattığı kadarıyla, kayda değer çalışmaları var. Spoiler olmaması adına bu çalışma neden yarıda kalıyor, onu belgeselde izleyin. Bazen sizin dışınızdaki faktörler sizi başladığınız noktaya bir anda döndürebilir.

Bu bir Bill Gates güzellemesi gibi oldu ama aslında belgeselin bir güzellemesi. Bence bu tür adamları, kendi cümleleriyle tanıyabileceğimiz içeriklerin olması kıymetli bir şey. Bill Gates ürettiği teknolojilerle dünya iş hayatında pek çok şeyi değiştirdi. Şimdi doğrudan yaşamın temel problemleriyle ilgileniyor ve ben başarılı olacağına inanıyorum.

Kategoriler
Girişimcilik

Girişimcilik Sohbetleri

24 Aralık’ta gerçekleşen, aynı zamanda danışmanlığını yürütmekte olduğum, Marmara Üniversitesi Almanca İşletme ve İşletme Enformatiği Kulübü’nün Girişimcilik Sohbetleri etkinliğinde yine meslektaşım ve Koz Oyun kurucu ortağı Onur Erişen ile birlikte davet edildik.

Yaklaşık iki saat kadar arkadaşlarımızla soru cevap şeklinde sohbet ettik. Zaten dersler esnasında tarafımızdan çokça monologa maruz kalan öğrencilere tekrar bir sunum yapma fikri çok hoşumuza gitmediği için direk soru-cevap şeklinde yürümesinin daha iyi olacağını düşündük ve nitekim -en azından bana göre- öyle oldu.

Genel olarak soruların kalitesinden memnun kaldım, bu sebeple katkı sağlayan ve katılan tüm öğrencilere çok teşekkür ederim. Ağırlıklı olarak aklımda yer eden sorulardan yalnızca birkaçı;

  • şirket kurup kurmamak veya bu işlemin hangi aşamada gerçekleşmesi gerektiği
  • vergiler, zorunluluklar ve fon bulmak
  • yatırım almak, yatırımcı bulmak
  • fikri korumak, çaldırmamak (bu konuda ekosistemde çokça şey söylendiyse de hala bu eksende sorular yolun başındaki kişiler arasında çokça yaygın. Fikir, uygulayabilenindir.)
  • ortak olmak, bir ortaklığı yürütebilmek, arkadaşla ortak olup olmamak
  • networking ve önemi
  • yurtdışında şirket kurmak
  • kosgeb vb. teşvikler
  • dijital pazarlamada hedeflemeler

şeklindeydi. Sohbetin başında en beğendiğim soruya Youtube Premium armağan edeceğimi söylemiştim 🙂 Onur da Koz Oyun oyunlarından 3 adet oyun hediye edeceğini söyleyince soru sorma konusunda yüksek olan motivasyon daha da istediğimiz kıvama geldi 🙂

Tüm bu sorular üzerine yaptığımız sohbetten çıkarımım, eyleme geçmektense detaylara odaklanmak, bir an önce piyasaya çıkmaktansa mükemmeli yakalayana kadar beklemek, fikrin çalınmasına karşı duyulan kaygıyı en önemli sorun haline getirmek gibi yanlışlığı binlerce kez kanıtlanmış fikirlerin hala insanları çokça meşgul ettiği. Beni umutlandıran ise, herkes gerçekten bir şeyler yapmak istiyor en azından denemeyi değerlendirdiği çeşitli hayalleri var. Umarım hepsi de en azından denerler. Benim öğrenciliğimde, bir “büyük şirket”te mezuniyet sonrası işe başlamak “büyük” bir şeydi. Şimdi z kuşağı diye nitelendirilen bu arkadaşlar bunun aslında hiç de “büyük” bir şey olmadığını daha denemeden gözlemlemeyi başarmışlar gibi geldi bana.

Türkiye’de girişimcilik ekosisteminin üniversitelerden başlaması gerektiği fikrime paydaş aramaya zannediyorum ihtiyacım yok ama bunun bir türlü böyle olamadığını üniversite bünyesinde çalışan biri olarak ben de söyleyebilirim. Bu alanda üniversitelerin, TUBITAK’ın ve çeşitli kuruluşların çabalarını görmezden gelmek haksızlık olur, ama daha yapacakları çok şey olduğu alenen görünüyor. Danışmanlığını yaptığımız öğrenci kulübü ile biz bu etkinliği geleneksel hale getirip her seferine farklı girişimcileri davet ederek fakülte bünyesinde bir ekosistem yaratmayı arzuluyoruz.

Elbette örneğin otomotiv dersi anlatmak için sanayide çalışmış olmanız gerekmiyor ama girişimcilik de bu böyle değil. Girişimcilik dersleri veren ve hayatında tek bir fatura kesmemiş 657’ye tabi akademisyenler, girişimcilik kursları, 10.000 TL ödüllü (on bin tl ödül kazanan bir girişimci o paranın tamamını notere ve muhasebeciye şirketi kurduğu gün kaptırdı zaten) girişimcilik yarışmaları, sağda solda Drop Shipping eğitimi satan çarçakallar, kitap yazarken kaynak kullanmaya üşenen “füturist”ler, içini boşalttığı için sattığı şirket üç ay sonra batan sözde “usta girişimci”ler bu ekosistemin gerçekten oluşmasına zarar veriyor ama zamanla çürük elmalar azalacaktır.

Bu vesileyle bu yola baş koymaya niyeti olan öğrenci arkadaşlarıma da basit bir kaç kaynak önermeyi çok isterim nacizane:

Bunlar halihazırda girişimcilik ile ilgilenenler için çok tanıdık şeyler ve eminim bu listeyi direk atladılar 🙂 Unutmayın ey atlayanlar, bunu henüz 18-22 yaş aralığında olanlara yazdım! Bu işlerde çok yeniyseniz bu arkadaşların ortaya koyduklarını takip etmekte yarar var, ondan ona ondan ona tıklarken ufkunuzu açacak bir dünya yeni kaynak da bulursunuz zaten.